VI. Ustalık, Saygı ve CV
Bu metni yazıp yazmama konusunda kararsızdım. Yani aslında zihnimde sürekli yazıyordum da, harflere dökme konusunda emin olamıyordum. Çünkü bahsedeceğim anılarda yer alan karakterlerin bende bıraktıkları izlerin dışa aktarılması fikrine kendimi ikna edemiyordum. Bu bir zayıflık mı, yaraya tuz basmak mı, bir şeylerden şikayet eden huysuz birinin isyanı mı anlamaya çalışıyordum. Sonra derin bir “Neyse!” çekip, yazmaya karar verdim.
Serinin bu yazısında da, önceki yazılarda olduğu gibi zamanlar arası yolculuklarım olacak. Bu seferki zaman yolculuğumu ustalarımla ve ‘ustalık’ kavramıyla denk gelişlerim üzerinden kurguladım. Ardındansa bir CV(Özgeçmiş) yeniden düzenlemesi okuyacaksınız. Bu düzenleme içerisinde saygı kavramını farklı formlarda bulacağınıza inanıyorum. Öyleyse başlayalım.
…
90’ların ortalarında ve yine Beykoz’dayız. Koca kafalı 5-6 yaşlarında küçücük bir çocuk, arkadaşları öğle uykusuna yattığı için sıkıntıdan ne yapacağını şaşırmış halde, sokakta oradan oraya geziniyor. Bu konuda oldukça deneyimli. Akranlarının anneleri, çocuklarının bir an önce büyümeleri gerektiğini düşündükleri için, öğle saatlerinde sokağı sessizliğe teslim ediyor; o ise bir şekilde evden çıkmanın yolunu buluyor.
Gözleri kapalıyken büyüyebilir mi insan? Karanlıkta da görebiliyorsa büyür elbette, ama ya göremiyorsa? Umarım görebiliyorlardır arkadaşlarım!
Sıkıntıdan, oradan oraya sürükleniyor çocuk. İlk başlarda sürükleniyor, ama sonra kendi yörüngesi oluşuyor çocuğun ve kendi döngüleri. Uzaklardan bir ses duyuluyor: İki metalin, düzenli bir ritimde birbirine çarpma sesi… Sese doğru yürüyor çocuk. Güneşten esmerleşmiş irice bir el, ucu silindirik bir çekiç ile bebek mavisi bir 56 Chevrolet’nin yamalı olan sağ arka kaportasına vuruyor. İki elini arkasında bağlamış şaşkın şaşkın izleyen çocuğun gözleri, otomobilin solunda ayakta dikilip sigarasını tüttüren bir adamı fark ediyor.
Kırmızıdan siyaha akan güneş gözlüklerinin destekçisi koca bir burnun hemen altında biten siyah pala bıyıklar, geniş yakalı beyaz bir gömlek, boyunda kalın zincir bir kolye, bir elde açık kahverengi kalınca parlak bir tespih, altta siyah İspanyol paça pantolon ve yumurta topuk, sivri burun bir ayakkabı…
Evet Pala Usta’yı gördünüz, siz ve çocuk. Pala Usta bir kaporta dükkanının sahibi, dayımın kiracısı. Çocukla o kadar iyi anlaşıyor ki Pala Usta, dükkana boyanmak için gelen bütün otomobiller; İmpala’lar, Nova’lar, Chevrolet’ler, Mustang’ler zaman zaman çocuğun kurduğu oyunlarda kullanılmak üzere birer oyuncağa dönüşüyor. Sıcağın esnettiği deri koltuk kılıflarının kokusu, kemikten üretilmiş vites topuzu, sağda solda tüm gücümle basmaya çalıştığım düğmeler, bir çocuk için epey büyükçe ama ince ve zarif direksiyon simidi, ikiz aynaların yanlarından açılan kelebek camlar, krom detaylar… Şu an otomobilleri sadece ulaşım aracı olarak gören biri için, fazlasıyla büyüleyiciydi. Tabii otomobillerin içlerinde oynayarak vakit bir yere kadar geçiyordu. Okula başlamamış bir çocuk için zaman o kadar uzundu ki, insan ne yapacağını şaşırıyordu.
Tekrar sıkılan çocuk caddeye doğru, minik adımlarıyla yönelmeye başlıyor. Hemen solda dedesinin manavı… Biraz da burada zaman geçirmeye karar veriyor çocuk. Dedeye yardım eder gibi yapıp, dedenin uzattığı ikiye bölünmüş kayısılardan birini alıp yemeğe başlıyor. İçinden çıkan çekirdeği kırıp torununa uzatıyor dedesi. Bir, iki olabiliyormuş; görüyor çocuk. Lezzetli birkaç kayısı ve çekirdeğinden sonra, ben gidiyorum deyip oradan da uzaklaşıyor.
Cadde boyunca yürüyor çocuk, dükkanların gölgelerinden geçerek. Marangoz olan dayısının, nam-ı diğer Zagor’un yazıhanesinin önünde durup içeri bakıyor, kafa dengi kimseyi göremeyince çıkıp yoluna devam ediyor. Bazı insanların hazır-nesnelerin(ready-made) fonksiyonelliği üzerine kurduğu ilişki onları sanatçı yaparken, dayımın baltayla olan ilişkisi onu Zagor yapmış… Olguları kimin kavramsallaştırdığı önemli bu noktada.
Nihayet marangoz atölyesinin önündeyken, planyanın çığlığı dışarı kadar geliyor. Fark ediyor, dayısı içeride kereste biçiyor. Yavaş adımlarla içeri doğru süzülüyor. Planyanın içinden akan toz talaşlardan burnuna değen mis gibi çam, biraz sentetik tiner, çok az mazot ve gres yağı kokusunun karışımıyla mest oluyor. Planyanın yanında biriken talaşlara doğru yönelerek, elini yavaşça talaşın içine batırıyor. Az önce sert olan o kerestenin teninden, bu kadar yumuşak bir maddenin dökülmesine şaşırıyor. Ne kadar hassas törpüleniyorsa madde, o kadar yumuşuyor.
Dayısının işaretiyle biraz uzaktan izlemesi gerektiğini anlıyor. İzliyor da izliyor, yine büyüleniyor. Birkaç yıl sonra, eli bir süpürgeye yön verebilmeye başladığında, o kapıdan tekrar girip, o enfes kokunun eşliğinde atölyeyi süpürmeye başlıyor. İlkokula artık başlamış olan çocuk, yaz tatillerindeki boş zamanlarında; bir çekici kaldırabilecek güce sahip olduğu yaşta, tahtalara çivi çakıp, tahtalardan çivi söküyor. Geometri, Matematik ve Fizik dersleri aldığındaysa, alet kullanımlarındaki teknik detaylara anlam vermeye başlıyor. Mesela altılık bir çiviyi iki hamlede ağaca sokmaya yarayan şeyin Moment ile ilişkisini kuruyor. Ve çocuk marangozluğu o kadar seviyor ki; lise bitene kadar neredeyse her yaz tatilinde, dayısına çıraklık yapıyor.
Çocuğun ilk ustalarından biri dayısıydı. Bir çırağın ne zaman kalfa, ne zaman usta olabildiğini o yıllarda öğrendi çocuk. İlk başlarda, usta bir şeyler öğretir ve öğrettikleri bittiğinde, nihayet kalfasına ustalığı müjdeler diye düşünürdü. Ama bir atölyede işler öyle yürümez. Bir marangoz atölyesinde de, bir sanat atölyesinde de. Gerçek ustalar hiçbir zaman hiçbir şey öğretmez. Çünkü öğretecek hiçbir şeyinin olmadığını bilir. Belki tek öğretebileceği şey budur: öğretecek bir şeyinin olmadığını öğretmek. (J. Ranciére, Cahil Hoca)
Ustalar çıraklarıyla birlikte üretir, nefes alır, yemek yer, içer, konuşur. Ve çırak kendi kadar, ne isterse onu öğrenir. Çırak belki aylarca atölye süpürür, malzeme taşır, istifler ya da tasnifler… Nesnelere dokunmak, nesneleri seyretmek, nesnelerle sohbet etmek bir çırağa çok şey öğretir. Bu alemlerden alemlere gezebilmenin bir yoludur, bir meditasyondur. Bir sürü ahşap ev inşa etmek, bir çırağı usta yapmaz. Bir sürü resim yapmak da öyle. Nasıl bir zihinle yapıldığı önemlidir. Günümüzde çokluğun pornosuna kurban edilmiş bir zamana denk gelişimizin en büyük nedenlerinden biri bence, tam da bu erdemden yoksunluk.
…
Bir yaz mevsimindeyiz. Almanya’dan bizi ziyarete gelen o koca, kaslı adama bakıyorum. Her gün gördüğüm insanlara hiç benzemediği halde, sanki onda geleceğimden izler görüyorum. Okumayı öğrenmiş olmanın oburluğuyla, resimli de oldukları için o dönem keyifle okuduğum Aslan Kral, Herkül ve 101 Dalmaçyalı kitaplarını ezberlemiş halde, bir köşede o Almancıyı kıstırıyorum:
“Sana hikaye anlatabilir miyim?”
“Tabii.” diyor adam neyle karşı karşıya olduğunun farkında olmadan.
Güzel, güneşli bir havanın ışığının içeriye süzüldüğü bir evin salonunda, başka insanların birbirleriyle sohbet ettiği esnada, bir kenarda başlıyorum ben de adama anlatmaya. O dönem ezberim iyi olduğu için, hiç takılmadan sürükleyici bir şekilde anlatıyorum. Ben anlatıyorum ve adam dinliyor. Sıkılmaz umarım diye de hiç düşünmüyorum; sonuçta onun da bu güzel hikayeleri dinlemeye ihtiyacı var! Zaten adam da sıkılmıyor ve can kulağıyla dinliyor. Hatta sorular soruyor. Çocuk anlatmaya devam ederken, dinlemek eyleminin ne kadar güzel bir şey olduğunu öğreniyor.
Yine aynı adam, başka bir yıl, sohbet halinde evdekilerle. Gidip resim defterimi ve kuru boyalarımı alıp geliyorum ve bir şeyler çizmeye başlıyorum.
“Nasıl sence, okulda en iyi resim yapanlardan biriyim?”
Şovumu yapmama izin verdikten sonra, “Gayet güzel, peki sana farklı bir boyama yöntemi göstermemi ister misin?” diye soruyor. O da boş zamanlarında resim yapıyormuş.
“Olur.” deyip, adamın ellerine dikkat kesiliyorum.
Canı nereye isterse oraya giden çizgilerimin aksine, yüzeyi daha iyi ve sakince örten bir teknik gösteriyor. Şaşkınlık ve hayranlıkla adamı izlediğim o günden sonra, “Ressam olacağım!” cümlesini ilk defa kuruyorum. 90’ların ikinci yarısında benimle o anı paylaşan adama, ilk defa 2022 yılında sarılıp, mesleğimi sevdiren ilk öğretmenim olduğu için teşekkür ediyorum. Var olmamda, hiç kimsenin olamayacağı kadar çok katkısı olan insanlardan biri! Öğreniyor çocuk…
…
2010’lara geldiğimizde, Resim sanatını mesleği olarak tanımlamak umuduyla Güzel Sanatlar Fakültesine giriyor çocuk. Bu işi daha ciddiyetle, özveriyle, layıkıyla yapmak arzusu ve inancıyla ilk adımlarını atıyor. Ve attığı her adım, görülse de görülmese de onun CV’sine yazılıyor:
2010 – Mühendislik okumaktan vazgeçip, Güzel Sanatlar okumak için Kadıköy’de bir resim kursunda çizim eğitimi almaya başlıyor.
2011 – İstanbul’daki nam-ı diğer Tatbiki’nin Resim bölümüne kaydını yaptırır yaptırmaz, gittiği kursun ‘Çağdaş Kadın Sanatçı’(kendisini öyle tanımlıyordu) hocası tarafından, çocuğa asistanlık teklif ediliyor. Çocuk gururlu ve mutlu, adeta bulutların üzerinde yürüyor.
2012 – Bölümün ikinci senesinde atölye hocası seçmek için portfolyolar hazırlanıyor ve mülakata giriliyor. Çocuk eğitim almayı çok istediği ‘Profesör’ün atölyesine seçiliyor ve kendini şanslı hissediyor. O sene doğru yerde olduğunu ve işi öğrenmek adına iyi adımlar attığını fark ediyor. Çocuk gururlu ve umutlu, yüzünden gülümseme eksik olmuyor…
…
Arkadaşım Bora ile Kadıköy’de bir sanat galerisine yolumuz düşüyor. O dönem Serasker Caddesine bağlanan bir sokakta yer alan galeride bir sürü Pokemon illüstrasyonu, birkaç asamblaj, neon boya ile yapılmış resimler var. Adından ve sahip olduğu portföyden dolayı, bir kesim tarafından reddedildiği düşünülen çalışmaların galerisi olduğu varsayımında bulunuyoruz. Daha sonra galeri sahibi yanımıza geliyor ve sanatçılarının işlerinden bahsediyor. Bizim de güzel sanatlar okuduğumuzu öğrendikten sonra, portfolyomuzu ona göndermemizi öneriyor. Galeri kimliğinin bana uygun olmadığını, sanatın bir çok açıdan daha incelikli bir iş olduğunu söylüyorum. Adam gülümseyerek, “Benimle aynı dönemden mezun arkadaşlarım şu an taksicilik yapıyor, bense buradayım. Bir gün eninde sonunda yolunuz buraya düşecek ve bana ruhunuzu satacaksınız.” diyor ve biz de gülümseyerek galeriden ayrılıyoruz. Maalesef ‘Best Seller’ birkaç sanat yayını okuyan, hemen ruh alıp satma işine girişiyor. Bu girişimci beyefendi, 2025 yılına geldiğimizde, bir Youtube kanalında yine çok satan yayınlardan okuduğu bilgilerle insanlara sanat anlatıyor.
2013 – Çocuğun üretimleri biraz daha karakter kazanmaya başlıyor. Artık daha fazla kendinden şeyler görünür hale geliyor. Gölgeler, karanlığın içerisine gizlenmiş nesneler… Bir yandan da, hem biraz harçlık olması, hem de deneyim kazanmak açısından, üniversitedeki bir hocasının Maslak’taki atölyesinde bazı günler çalışıyor. Varaklama ve maskeleme işlerini burada öğreniyor.
Aynı sene Erasmus ile Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’ne başvuruyor. Ancak kabul alamıyor. Okuldaki muhterem bir Doçent, “Öncesinde bana gelseydin, orada arkadaşlarım vardı.” diye hayıflanıyor. Sonra bir de dönemin genç sanatçılarını desteklemekten oldukça onur duyan bir sanat yarışmasına -sınırlar’ını doğru çizemedikleri için sonradan kaybolan bir organizasyona- işlerini gönderiyor çocuk… Okuldaki araştırma görevlilerinden biri, işleri yarışmaya göndermeden önce, yarışmanın jüri üyelerinden biri olan aynı muhterem Doçent’imize göstermek ve onaylatmak gerektiğini tembihliyor. “Ama o şekilde seçilirsem etik olmaz ki.” diyen çocuğa, asistan gülümseyerek işlerin böyle yürüdüğünü belirtiyor. Tabii nihayetinde çocuk etik gerçekliğinde boş ellerini seyrediyor.
Her şeye rağmen keyfi yerindeyken, o senenin yaz ayında bir anda keyfi kaçıyor. Asistanlık yaptığı kurstaki ‘Çağdaş Kadın Sanatçı’ hocasının bir saygısızlığı üzerine, anahtarlarını teslim edip, görevini bırakıyor. Kadın özür dilese de, hocalığına saygı duyduğunu belirten çocuk, onunla bir daha asla çalışmayacağını söylüyor.
2014 – Çocuk gülümsemesi biraz içine kaçmış da olsa, hala dirayetli ve işini en iyi şekilde yapmaya çalışıyor. Çocuğun emeğini, ilgisini gören atölyedeki Profesör, birkaç kitap önereceğini söyleyerek çocuğu kişisel atölyesine davet ediyor. Büyük bir sevinçle oraya giden çocuk, önce atölyedeki kitapları incelediği için keyif doluyken, ardından hocasının asistanlık teklifiyle mutluluktan havalara uçuyor. Tabii bunu ciddiyetiyle, gururlu ve sakin bir şekilde onaylıyor. Çocuk hayalini kurduğu şeylerden birinin içine hiç beklemediği bir anda adım atmış oluyor.
…
Yine o sene özel bir üniversitenin Sanat Yönetimi bölümü, bizim Resim bölümüyle ortak bir sergi planlıyor. Başlarındaki hoca, şimdilerde Pinterest ve ‘AI image generator’ kullanmayı bilen bazı ‘genç sanatçıların’ bol intihalli işlerini sergileyerek, sanatın temel’ini ülke çapında desteklediğini iddia eden bir kadın. Dip notumu düşeyim, aynı zamanda eskiden çalıştığım ‘Çağdaş Kadın Sanatçı’nın da yakın bir arkadaşı.
Öğrencileri çok tatlı, birlikte çalışması da keyifli insanlardı. Nihayetinde sergi planlanıyor, kürasyon ekibi serginin adını koyuyor: Yok Yer/Never Where… Bölümümü temsilen ben, Sanat Yönetimi bölümünü temsil eden kıza, sergi isminin çevirisinin kurulan sergi bağlamı açısından hatalı olduğunu söylüyorum. Kavramın Fransızca aslının ‘non-liue’, İngilizce olacak ise de ‘non-place’ olabileceğini belirtiyorum. Olumsuz yanıt alınca, genç sanatçı destekçisi hocalarına gidip aynı itirazımı dile getiriyorum. “Maalesef değiştiremeyiz, baskıya verildi afişler.” cevabını alıp, sağlığınıza deyip açılış günü bol bol şarap içiyorum.
O gün açılışımızı ‘Çağdaş Kadın Sanatçı’ olan hocam da ziyarete geliyor. Ne de olsa ‘arkadaşının ve eski öğrencisinin sergisi’. Ben içmeye devam ediyorum. O sergide ‘Dedemin Elleri’ serisinden işlerimi sergiliyorum. Kağıttan kayık yapan eller… Serginin sonunda, kim olduğunu bilmediğim ve sormadığım biri, sergi metninin yazılı olduğu kağıttan bana bir origami kuğu yapıp hediye ediyor. Sergiye dair en güzel şey bu ve bana kattığı değer açısından bence CV’me yazılmayı hak ediyor.
Bu arada aynı sene okuldan bir kız arkadaşımla, 2014-15 akademik yılında Polonya’ya gitmek üzere Erasmus’a başvuruyoruz. Bu sefer araya hocaları sokuyoruz, böylece aynı okuldan kabul alıyoruz.
2014 yazına doğru, okuldan bir arkadaşımın davetiyle bir projeye altıncı kişi olarak katılıyorum. Lisanstan o ve ben, yüksek lisanstan da dört kişi… Rıhtımlı Güzel Sanatlar Üniversitesinin İç Mimarlık bölümü öğrencilerinden de altı kişiyle, o dönemin büyük umutlarla açılmış ArtInternational’ı ve Contemporary İstanbul kapsamındaki ‘çikolatacının Çocuk Sanat Atölyesi’ni tasarlamaya koyuluyoruz.
Ülkenin en büyük çikolatacısının yetkilisinden gelen, “Uçabildiğiniz kadar uçun, bütçeniz sınırsız!” talebiyle onlarca fikir bulup sunuyoruz. O süreçte projeye katılan herkes, bu projeden sonra başka projelerin önü açılabilir umuduyla heyecanlı. Hatta gelecekte birlikte neler yapabileceğimizi konuşuyoruz. Sonra sunduğumuz fikirlerden birkaçı beğeniliyor ve yetkili kişi benim sunduğum tasarımı çok beğendiklerini, o yüzden lansman tasarımı olarak seçtiklerini söylüyor. ‘Damien Hirst’ün Spin-Painting çalışmalarından ilhamla ürettiğim bisiklet tasarımı.’
Lansman günü Ortaköy’de bir mekanda kahvaltı için buluşuyoruz. Basın açıklaması öncesi bizim ekipten iki arkadaş, birlikte balkonda sigara içerken, adlarını basına vermek istemediklerini, firmanın siyasi duruşunun adımızı olumsuz etkileyeceğini söylüyorlar. Ben de beni kendilerinin davet ettiklerini, alacakları her karara uyacağımı söylüyorum. Lansmanda bir anda ortaya çıkan bu durumdan sonra haliyle firma yetkililerinde bir gerginlik oluşuyor.
Bizim ödemelerimiz, çikolatacı dünyanın en büyük çikolata firmalarından birini satın aldığı gerekçesiyle 1-2 ay kadar gecikiyor ve sınırsız diyerek abarttıkları bütçenin yerine, çok komik bir ücreti seçme şansımız olmaksızın veriyorlar. Fuarın açılış günü de, bize ödemeyi yapan yetkili yanıma gelip, hiç mevzusu geçmemişken, tasarladığım işin zaten halihazırda onların envanterinde olduğunu, bana telif hakkı ödemeyeceklerini söylüyor. Belli ki bizi beklettikleri sürede, envanter taraması da yapmışlar. Gülümseyip, merak etmemesi gerektiğini, öyle bir derdimin olmadığını, istediğim zaman tasarım yapabilecek beynimin olduğunu söyleyip, münasebetsizlerle dolu bir açılış gününü ve bir projeyi kapatıyorum.
Tüm bunların yanında asistanlık yaptığım hocama, önümüzdeki akademik yılda Polonya’da olacağımı söylüyorum. “Ne işin var orada, ben sana burada daha fazla katkı sağlarım, gitme. Hem gidersen benim atölyemden mezun olmamış olacaksın. Benden mezun olmak CV’ne katkı sağlar. Yüksek lisans yaparken gidersin.” diyor. Önerisini kabul edip, Erasmus yapma fikrimden vazgeçiyorum. Katkı sağlaması açısından da o günkü bu diyaloğu CV’me yazıyorum. Bu arada birlikte gideceğimiz kız arkadaşım da benden dolayı gitmekten vazgeçiyor ve bu yüzden yıllar sonra bana çok kırgın olduğunu söylüyor.
Yazın sonunda Erasmus’tan dönmüş atölyeden bir kız arkadaşımla, senenin sonuna doğru sevgili oluyoruz. Ne kadar özel bir konu gibi görünse de CV’me gerçekten katkısı olduğunu görmenizi istiyorum.
2015 – Güzel olduğuna inandığım bir ilişkim, bana katkısı olduğunu düşündüğüm bir işim ve orada bulunduğum için mutlu olduğum bir okulum var. Önceki yaz, Profesör’ün atölyesinde zorunlu stajımı tamamladığım ve diploma projemi tasarladığım için kafam çok rahat, zaman huzurla akıyor.
Sevgilim, hayatımın sonuna kadar Profesör asistanlığı yapıp yapmayacağımı sorgulamaya başlıyor. “Hayır merak etme, sanatçı asistanlarının, sanatçıları var ederken sömürüldüğüne ve yok olduğuna dair çok metin okudum.”
Daha sonra çalıştığım atölyeye, yani hocamızın atölyesine beni ziyarete geldiği günlerde, neşemizden rahatsız olan Profesör, sadece ayrı ayrı orada bulunabilme sınırı koyuyor bize. Ve ben bunu hocanın ağzından değil, diğer iki asistandan öğreniyorum.
Biraz gerilmeye başlıyorum ama olabilir böyle şeyler deyip yoluma bakıyorum. Kız arkadaşımın kafasında şekillenmemiş projeler var. Onları bana anlatıyor, birlikte altmetinlerini geliştiriyoruz. Neyi nasıl yaparsa nereye ulaşabileceğine dair fikirler veriyorum. Video projeleri düşlüyor, ben de kamera, kurgu ve montaj işlerinden biraz anladığım için, onun model olduğu video ve fotoğraf çekimleri yapıp, montajlarını halledip teslim ediyorum. Fedakar ya da dangalak bir sevgili olduğum için, kendi zamanımdan çalıp, kız arkadaşımın portfolyosuna bir çok iş kazandırıyorum.
O sıralar mesajlar aldığını iddia ediyor sevgilim. Ve gösteriyor bir kaçını. Profesör’den mesajlar: “Haftasonu müsaitsen atölyeye gelsene hayatım, toplanması gereken şeyler var.” “Bu pazar masözüm gelmedi, atölyedeyim müsaitsen gel.”
Rahatsız oluyorsan gitme ve söyle diyorum sevgilime. “Ayıp olur, kafaya takar, uğraşır. Şu okul bitsin!” diyor. Sonra gidiyor, hocanın ona masaj yaptırdığını iddia ediyor. Gidiyor, akşam yemeğe davet ettiğini iddia ediyor. Gidiyor, elektrik kesildiği için etrafı toplayamadan çıkamadığını iddia ediyor. Ve ben gittikçe geriliyorum. Geriliyorum çünkü durumdan rahatsız olduğunu iddia ettiği halde, hiçbir eyleme geçmeyen bir kadına sevgilim diyorum. Ve aynı zamanda hocam dediğim adamın, sevgilime arkamdan kur yaparken benim yüzüme gülüşünü seyrediyorum. Ve ben her hocayla gerçekleri konuşacağım dediğimde, sevgilim tarafından bir şekilde durduruluyorum. Açıkçası mental olarak o kadar yorgun hissediyorum ki, ayakta uyutuluyorum. Ve sonucunda da hem hayattaki neşem azalıyor, hem de okuldaki verimliliğim düşüyor. Verimliliğimin azalması Profesör’ün de dikkatini çekiyor ve bir gün atölyede baş başayken:
“Böyle giderse seni bırakacağım. Söylediğim gibi çalışmazsan işin zor.”
“Yetersizsem tabii ki bırakabilirsiniz. Ama ben olacağım kişiyi biliyorum. Okuldaki notların sanatçı olmakla bir ilgisi olduğunu düşünmüyorum. O yüzden sonucunda ne olursa olsun, okulu bitiremesem de veya aç da kalsam; ben zaten o kişi olacağım, buna kimse engel olamaz.” diyorum.
Gülümsüyoruz…
…
Hedeflerim, arzularım var benim. Biraz birikmişimle atölye açacağım; bir ortak ve bir yer arıyorum diye geziniyorum etrafta. Kimseden ses yok. Sesi çıkanda da para yok. Sonra eski çalıştığım resim kursundan bir eğitmen ‘Çağdaş Kadın Sanatçı’nın yanında artık çalışmak istemediğini, orada %50 kar ortağı olduklarını, ama tüm iş yükünü kendi omuzladığını, sigortasının dahi olmadığını, o yüzden kendi yerini açmak istediğini söylüyor. Sonucunda birlikte bir atölye açmaya karar veriyoruz.
Atölyeyi açtığımızda kendi öğrencilerine veda etmek için buluşan yeni ortağım, öğrencilerinin siz nereye giderseniz biz de oraya geliriz demesiyle, kendi öğrencilerini de atölyemize dahil ediyor. Daha sonra bu hikaye ‘Çağdaş Kadın Sanatçı’ tarafından sanat alanındaki akademisyen ve arkadaşlarına, öğrencilerimi çaldılar diye anlatılıyor. Oysa gerçek, sömürürcesine kayıt dışı çalıştırdığı kişinin, kendi öğrencileriyle daha fazla vakit geçirdiği için oluşan organik bağının neticesiydi.
Bense henüz atölye açtığıma sevinemeden, telefonuma gelen “Önce hocana, sonra da bir sanatçıya yanlış yaptın, haberin olsun!” şeklindeki özgül ağırlığı düşük bir tehdit mesajıyla karşı karşıya kaldım. Maalesef bunu da CV’me yazmak zorundayım.
Ve acı olan ne biliyor musunuz? Acı olan zeka seviyesinin düşüklüğünün ve bu kabilecilik kültürünün her yere yayılmış olması… Bu yalanlara, okuldaki hocalarımdan, alandaki beş para etmez akademisyenlere kadar bir çok insan inandı ve inandırıldı.
…
Neyse ki 2015 yılı ve Mart ayındayız, artık Kadıköy Bahariye Caddesinde atölyem var. Üst katımda sol bir parti, en üst katta da akademili bir ressam var. 25 yaşını doldurmak üzere olan bir ressam çırağı için CV’ye yazmalık bir başarı. Keyfim yerinde; Cam Sanatı adlı derse giderken, evimin çok yakınında olan Kadıköy’ün en iyi simitçilerinin birinden herkese simit alıp öyle gidiyorum. Bir topluluğa bir poşet simitle giren bir insanın hala umudu vardır.
Bir yandan Profesörün atölyesinde çalışmaya devam ediyorum. Kullanmadığı tabak çanak, servis takımları olduğunu, ihtiyacım varsa almamı söylüyor. Teşekkür edip reddediyorum. Sadece atölyede biraz tadilat ihtiyacı olduğu için, işim bitene kadar izin vermesini istiyorum.
O süreçte boya badana işlerini hallediyorum atölyenin. O aralar sevgilim de, ben yokken hocanın işlerini tamamlamak için atölyesine gidiyor. Kızın Profesör hakkındaki şikayetlerinin azaldığı bir dönem. Bense sadece izliyorum artık, kim ne yapmak isterse onu yapsın diye. Bir yandan da okul sürüyor, bir an önce bitsin de önüme bakayım diye düşünürken, hocanın diğer asistanı mesaj atıyor:
“Hoca seni sordu, gelmeyecekse anahtarı getirsin, diyor.”
Aynı hafta sevgilim yanıma gelip, “Hoca anahtarı getirsin dedi.” diyor.
Ikea’dan sprey suluk aldırmak için bile bana mesaj atabilen Profesör, böyle önemli bir konudaysa aracılar kullanıyor… Müsait günümde, atölyenin yolunu tutup, söylendiği gibi anahtarı götürüp teslim ediyorum. Her şey için teşekkür edip, çıkıyorum. Hiç anlamadığım bir devir teslim törenine, kimin kimi becermek istediğine artık kafa yormamak için katılıyor ve kendimi azad ediyorum. Asistanlığın benim için dezavantajlı olacağını iddia eden sevgilim de, benden sonra hiç soyunmadığı kadar hocanın asistanlığına soyunuyor.
…
O senenin diploma proje sunumu için, Çığlık isimli elektronik aydınlatma devresi bulunan siyah küp enstalasyon işimi gerçekleştiriyorum. Dört tarafı açık olmalı diye belirtmeme rağmen, koca okulda yer yok dendiği için bölümün koridoruna duvara dayayarak inşa etmek zorunda kalıyorum. Sunumdan sonra, çalışmanın elektrik bağlantısı kesiliyor. Kesen kişi o dönemki bölüm başkanının yanından ayrılmayan, ‘Ropdöşambır Reis’. Bu iş ne böyle diye yüzüme açıkça söylüyor. Pek beğenmemiş. Bir haftaya kaldır bunu buradan diyor minik dev. Verdikleri bilgilere o kadar saygı duymuşum ki, olduklarından fazla tevazu göstermişim zamanında.
Bu arada Ropdöşambır Reis, bir dönem okulda sabaha kadar çalışma izni alma hakkımızı da yasaklatan hocaydı. Kendi ifadesine göre, öğrencileri gece uygunsuz şeyler yaparken yakalamıştı. Öğrencilerin ifadesine göre de, içtikleri şeylere onu davet etmedikleri için sinirlenip, madem öyle deyip yasaklatmıştı. Ve sonucunda sorumlu olan öğrencilerin cezalandırılması yerine, tüm bölüm sahip olduğu bir hakkı kaybetmişti, bu adam ve destekçisi akademisyenler yüzünden.
Sonradan atölyesine çağırdığı kızların karşısına ropdöşambırıyla çıkması ve porno film tutkusunu dilden dile aktarması nedeniyle, bu metinde adını Ropdöşambır Reis olarak ifade ediyorum bu minik devin. Bölümü kapatmasınlar diye şikayetlerinden vazgeçirilen kızlara, zaten yaşı gelmiş minik devi emekli ederek büyük jest yapmışlardı. Bir jest de benden olsun. Saygı, yokluğuyla da güçlü bir kavramdır.
…
Buraya yazdıklarım, 2015 sonrasındaki CV’min son 10 yılının şekillenmesinde büyük rol oynadı. Çeşitli kurumlara, o kurumların makul gördüğü biçimde seçici, düzenli, ölçülebilir bir metin olarak CV yazmayı; asıl kayda alınması gereken kazanımların, edinimlerin yitimine neden olduğu gerekçesiyle değersiz ve yanıltıcı buluyorum. Sahte akademik kariyerlerle, çalıntı/intihalli işlerden oluşan sunumlar içeren CV’lerin karşısına, ustalığı ve saygıyı öneriyorum.
Ve bir kapanmanın başladığını ilan ediyorum!


Yorum bırakın